Karbonu ölçmek yetmiyor; şimdi doğaya bağımlılığımızı ve doğa üzerindeki etkilerimizi ölçme zamanı. Sürdürülebilirlik gündemi uzun yıllar boyunca iklim değişikliği, sera gazı emisyonları ve karbon azaltımı ekseninde şekillendi. Şirketler karbon ayak izlerini hesapladı, azaltım hedefleri belirledi, net sıfır yol haritaları hazırladı. Ancak artık yeni bir soru gündemde; bir şirket iklim değişikliğine ne kadar etkide bulunuyor sorusunun yanında, doğaya ne kadar bağımlı ve doğa üzerinde ne kadar etkisi var? İklim krizi ile biyoçeşitlilik ve ekosistem kaybı birbirinden bağımsız iki sorun değil; birbirini besleyen bir ikiz kriz. Bu nedenle kurumsal gündem artık yalnızca karbon nötr veya net sıfir hedefleriyle sınırlı değil. Sıradaki adım doğa pozitife dönüşüm.

Karbon odaklılıktan doğa odaklılığa    

İklim raporlamasının avantajı, emisyonların ortak bir birim üzerinden ifade edilebilmesi. Doğa ise mekana, ekosisteme, havzaya, türe ve mevsime bağlı. Yıllık 1 milyon metreküp su kullanımı tek başına yeterli bilgi değil; asıl soru suyun nereden çekildiğidi. Çünkü su zengini bir havza ile yüksek su stresi yaşayan bir havzada aynı çekim aynı sonucu doğurmaz. Aynı şekilde 1 hektarlık arazi kullanım değişikliğinin etkisi, biyolojik çeşitlilik açısından hassas bir ekosistemde çok farklı. Bu yüzden yalnızca “ne kadar?” değil, “nerede, hangi ekosistemde, hangi bağımlılık ve hangi etkiyle?” sorusu da yanıtlanmalı.

TNFD ve LEAP: doğayı risk yönetiminin içine taşımak

İklimde TCFD’nin yaptığı dönüşümün doğa alanındaki karşılığı TNFD (Taskforce on Nature-related Financial Disclosures) çerçevesidir. TNFD, şirketlerin ve finans kuruluşlarının doğayla ilişkili bağımlılıklarını, etkilerini, risklerini ve firsatlarını belirlemesini, yönetmesini ve açıklamasını destekliyor; önerileri yönetişim, strateji, risk ve etki yönetimi, metrikler ve hedefler sütunlarına dayanıyor ve 14 önerilen açıklama içeriyor. Önemli değişim şu; doğa artık yalnızca çevre departmanının değil; finansın, risk yönetiminin, stratejinin, tedarik zincirinin ve yönetim kurulunun da konusu.

ESRS E4 ve GRI 101: biyoçeşitlilik raporlamanın konusu

AB’nin ESRS E4 standardı, biyoçeşitlilik ve ekosistemleri kurumsal raporlamanın belirgin bir parçası yapıyor; strateji, politika, eylem, hedef, etki göstergeleri ve finansal etkiler gibi başlıklarda açıklama öngörüyor ve konuyu iklim, kirlilik, su ve kaynak kullanımıyla birlikte ele alıyor; GRI 101: Biodiversity 2024 ise eski GRI 304’ün yerini alarak etkilerin ve yönetim yaklaşımının daha kapsamlı raporlanmasını, değer zincirindeki etkilerin ve ekolojik açıdan hassas alanların belirlenmesini sağlıyor. Yani “ne kadar karbon salıyoruz?” sorusunun yanıtı artık yeterli olmayabilir.

Şirketler 2027’de ne yapmalı?

Doğa ile temas noktalarını belirleyin, su risklerini yeniden değerlendirin, biyoçeşitlilik açısından hassas alanları belirleyin, bağımlılıkları ortaya koyun, etkileri değerlendirin, riskleri finansal sonuçlarla bağlayın, TNFD/LEAP hazırlığını başlatın, doğa hedefleri belirleyin ve yönetim kurulunu sürece dahil edin.

Sonuç: yeni sürdürülebilirlik dili doğa olacak

İklim değişikliği sürdürülebilirlik gündeminin merkezine karbonu taşıdı; şimdi doğa da yeni merkezlerden biri haline geliyor. Bu, karbonun yerine biyoçeşitlilik demek değil; iklim, su, toprak, biyoçeşitlilik, ekosistemler ve insanlar arasındaki bağlantıyı birlikte yönetmek demek. Yeni soru şu olacak; “Doğa ile nasıl bir ilişki kuruyoruz ve yarattığımız değeri doğanın sınırları içinde nasıl sürdürüyoruz?” Nature Positive bir iletişim sloganından çok daha fazlası; ölçmek, değerlendirmek, riskleri anlamak, hedef koymak, aksiyon almak, restore etmek ve raporlamak. Doğa temelli raporlama dönemi geleceğin değil, hazırlanmaya bugün başlanması gereken bir konu.

Şafak Özsoy  

TULIP Sürdürülebilirlik Merkezi Kurucusu ve Genel Müdürü