Küresel ticaret düzeni yalnızca gümrük tarifeleri üzerinden değil; sanayi politikaları, stratejik üretim tercihleri ve yeni nesil ticaret anlaşmaları üzerinden yeniden şekilleniyor. Avrupa Birliği’nin Made in Europe yaklaşımı ile Hindistan ve Mercosur gibi yüksek potansiyelli pazarlarda devreye aldığı anlaşmalar, Türkiye açısından rekabet dengelerini doğrudan etkileyebilecek bir sürece işaret ediyor. Peki yeni kurallar yazılırken Türkiye bu yeni düzenin neresinde ve nasıl konumlanacak? Bu sayımızın kapak dosyasında, söz konusu üç başlığı tek bir stratejik çerçevede ele alarak, oluşabilecek rekabet risklerini, Gümrük Birliği boyutunu ve Türkiye’nin atması gereken adımları analiz ettik.

Küresel ticaret sistemi son yıllarda yalnızca tarifeler üzerinden değil; sanayi politikaları, ekonomik, güvenlik ve stratejik konumlanma üzerinden yeniden şekilleniyor. Avrupa Birliği’nin bir yandan “Made in Europe” yaklaşımını gündeme alması, diğer yandan Hindistan ve Mercosur gibi büyük ölçekli pazarlarda kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşmaları’nı (STA) devreye sokması; bu dönüşümün en somut göstergeleri arasında yer alıyor. ABD’de son dönemde yaşanan gümrük vergisi tartışmaları da ticaret politikalarının yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki ve siyasi bir mücadele alanına dönüştüğünü ortaya koyuyor. ABD Başkan’ı Donald Trump yönetiminin uygulamaya aldığı geniş kapsamlı ithalat vergileri ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilirken, yönetim farklı bir yasal dayanakla yüzde 15’e kadar çıkabilen geçici gümrük vergisi uygulamasını devreye aldı. Ancak bu kararın ardından yönetim, söz konusu gümrük vergilerinin iptaline ilişkin mahkeme kararının yürürlüğe girmesinin ötelenmesi için Yüksek Mahkeme’ye başvuruda bulundu. Ancak bu talebin de reddedildiği belirtiliyor.

Kararın ardından FedEx başta olmak üzere birçok şirket son dönemde uygulanan vergiler nedeniyle zararlarının tazmini için dava açtı. Kısa sürede yaklaşık 1.800 şirket davaya katılırken, 300 bini aşkın ithalatçının da benzer başvurular için sırada olduğu ifade ediliyor. Uzmanlar, davaların genişlemesi halinde devletin şirketlere 130 milyar doları aşkın bir geri ödeme yapmak zorunda kalabileceğine dikkat çekiyor.

Bu gelişmeler Türkiye açısından kısa vadeli bir ticaret dalgalanmasından ziyade, orta ve uzun vadeli rekabet dengelerini etkileyebilecek yapısal bir sürece işaret ediyor. Üretim coğrafyasının yeniden tanımlandığı, ticaret anlaşmalarıyla erişim koşullarının değiştiği bu yeni dönemde Türkiye’nin konumlanmasının ne anlama geldiğini ve olası etkilerini birlikte inceleyelim.

Avrupa neden daha korumacı bir sanayi politikasına yöneliyor?

Ekonomik veriler Avrupa’nın neden daha temkinli ve seçici bir sanayi politikasına yöneldiğini ortaya koyuyor. Eurostat’ın 2025 yılı son çeyrek verilerine göre; Avrupa Birliği, Çin ile mal ticaretinde yaklaşık 85–90 milyar euro düzeyinde açık verirken, ABD ile ticarette fazla pozisyonunu koruyor. Çin ile oluşan açığın özellikle makine, imalat ürünleri ve ara mallarda yoğunlaşması, AB’nin üretim güvenliği ve stratejik sektörlerde dışa bağımlılığı azaltma hedefini daha görünür hale getiriyor. Bu tablo, Avrupa’nın sanayi politikasında yerelleşmeyi teşvik eden, kritik sektörleri daha net tanımlayan ve tedarik zincirlerini yeniden kurgulayan bir döneme girdiğini gösteriyor. Türkiye açısından ise temel soru şu; Gümrük Birliği ortağı olmasına rağmen bu yeni üretim tanımının neresinde konumlanacak? Avrupa’da üretilen ancak tedarik zincirinde Türkiye’den girdi kullanan ürünlerin nasıl sınıflandırılacağı, önümüzdeki dönemin en kritik teknik ve stratejik başlıklarından biri olacak.

AB–Hindistan STA’sının olası etkileri

AB ile Hindistan arasında imzalanan STA, Hindistan’ın bugüne kadar gerçekleştirdiği en kapsamlı ticari açılımlardan biri olarak değerlendiriliyor. Anlaşma kapsamında sanayi ürünlerinde, özellikle makine ve ekipman sektöründe uygulanan yüzde 30 ila yüzde 44 arasındaki gümrük vergilerinin büyük ölçüde sıfırlanması öngörülüyor. AİMSAD Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri Arif Onur Kaçak tarafından hazırlanan “AB–Hindistan STA Etki Analizi”nde de vurgulandığı üzere, Hindistan’ın mobilya ve sanayi yatırımlarında 2025–2026 döneminde reel olarak yıllık yaklaşık yüzde 6 büyüme kaydetmesi bekleniyor. Bu büyüme; yeni üretim tesisleri, kapasite artışı ve endüstriyel makine talebi anlamına geliyor. STA ile birlikte AB menşeli makineler Hindistan pazarına sıfıra yakın vergiyle erişim sağlayacak. Türkiye ise anlaşmanın tarafı değil. Mevcut durumda Türkiye’nin Hindistan’a yönelik makine ihracatı düşük hacimli ve sürekliliği sınırlı bir yapı sergiliyor. Buna karşılık Hindistan pazarı, yüksek potansiyel barındırıyor. Söz konusu tablo, fiyat avantajının yanı sıra teknik düzenlemelerde öngörülebilirlik ve hukuki koruma unsurlarının da AB lehine çalışacağı bir döneme işaret ediyor. Risk yalnızca Hindistan pazarındaki kayıpla sınırlı değil; AB firmalarının güçlenen rekabet pozisyonu üçüncü pazarlara da yansıyabilir.

Gümrük Birliği’nde güncelleme ihtiyacı artıyor

Türkiye ile AB arasında 1996’dan bu yana yürürlükte olan Gümrük Birliği, sanayi ürünlerinde tarifelerin kaldırılması açısından önemli kazanımlar sağladı. Ancak AB’nin bugün yaklaşık 80’e yakın ticaret anlaşmasına karşılık Türkiye’nin 24 ülke ile STA’sının bulunması; dış ticarette eşitsiz bir erişim yapısı oluşturuyor. AB ile STA imzalayan ülkeler, ürünlerini Gümrük Birliği üzerinden Türkiye pazarına vergisiz ulaştırabilirken; Türkiye bu ülkelere aynı koşullarda erişemeyebiliyor. Bu durum ticaret saptırması riskini artırıyor ve rekabet dengesini bozabiliyor. Türkiye–AB Gümrük Birliği ve Serbest Ticaret Anlaşmaları Sorunu başlıklı rapora göre, son 23 yılda Türkiye’ye gelen yaklaşık 270 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırımın yaklaşık yüzde 70’i Avrupa Birliği ülkeleri kaynaklı. Bu veri, Türkiye ile AB arasındaki ekonomik entegrasyonun ulaştığı derinliği açık biçimde ortaya koyuyor. Bu çerçevede Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, eş zamanlı müzakere mekanizmalarının güçlendirilmesi ve teknik uyum süreçlerinin hızlandırılması yalnızca ticari bir tercih değil; Türkiye’nin rekabet gücü ve yatırım çekme kapasitesi açısından yapısal bir gereklilik olarak öne çıkıyor.

Made in Europe dönemi: Gümrük Birliği ortağı Türkiye nerede duracak?

Made in EU yaklaşımı, Avrupa Birliği’nin son dönemde gündeme aldığı ve özellikle stratejik sektörlerde üretimi Avrupa sınırları içinde güçlendirmeyi amaçlayan bir sanayi politikası çerçevesi olarak öne çıkıyor. Bu yaklaşım; kamu alımlarında ve finansman mekanizmalarında Avrupa içeriğine öncelik verilmesini, kritik üretim alanlarında dışa bağımlılığın azaltılmasını ve tedarik zincirlerinin Avrupa merkezli yeniden yapılandırılmasını hedefliyor. Bu nedenle Made in EU yalnızca klasik bir menşe etiketi değil; ekonomik güvenlik ve sanayi politikası perspektifinde şekillenen daha geniş kapsamlı bir üretim ve tedarik stratejisini ifade ediyor. Bu yaklaşımın Türkiye’yi dışlayabileceğine yönelik tartışmalar sürerken, Avrupa Birliği’nin hazırlıklarını yürüttüğü Sanayi Hızlandırma Yasası kapsamında gündeme gelen Made in EU yaklaşımı konuyu yeniden gündemin merkezine taşıdı. Avrupa Komisyonu tarafından yapılan sunumlarda kavramsal olarak “AB’de üretilmiştir” ifadesi kullanılsa da uygulamanın yalnızca AB sınırlarıyla sınırlı olmayan daha geniş bir üretim coğrafyasını kapsayabileceğine işaret edildi. Bu çerçevede, AB ile Gümrük Birliği ya da Serbest Ticaret Anlaşması bulunan ülkelerde gerçekleştirilen üretimin de belirli koşullar altında AB menşeli üretim kapsamında değerlendirilebileceği ifade edildi.

Ticaret Bakanı Ömer Bolat sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu: “AB ile gerçekleştirilen istişareler neticesinde, son yayımlanan taslakta ‘AB menşei’ şartının Gümrük Birliği çerçevesinde ilke olarak ülkemizi de kapsamasını sağlayan yasal zeminin Sanayi Hızlandırma Yasası ile teyit edilmiş olması, ticari ilişkilerimiz açısından önemli bir adım teşkil etmektedir.” Bu çerçevede, Gümrük Birliği kapsamında Türkiye’de üretilen sanayi ürünlerinin Avrupa değer zincirinin bir parçası olarak kabul edilmesi ihtimali, Made in EU yaklaşımının Türkiye açısından tamamen dışlayıcı bir çerçevede şekillenmeyebileceğine işaret ediyor. Bununla birlikte söz konusu yaklaşımın özellikle kamu alımlarında AB menşeli üretime öncelik tanıyabilecek olması, üretim coğrafyası ve menşe tanımına ilişkin teknik tartışmaların önümüzdeki dönemde daha da önem kazanacağını gösteriyor.

Latin Amerika pazarında rekabet yeniden şekilleniyor

AB Komisyonu, ocak ayında imzalanan AB-Mercosur ticaret anlaşmasının resmi onay süreci tamamlanmadan 1 Mayıs’tan itibaren geçici olarak yürürlüğe gireceğini açıkladı. AA’nın yayınladığı habere göre; Arjantin, Brezilya, Uruguay ve Paraguay süreci tamamladı. Geçici uygulama, belirli ürünlerde tarifelerin ilk günden itibaren kaldırılmasını sağlayarak ticaret ve yatırımlar için öngörülebilir kurallar oluşturacak. Böylece AB işletmeleri, tüketicileri ve çiftçileri anlaşmanın faydalarından hemen yararlanmaya başlayabilecek. Aynı zamanda AB ekonomisinin hassas sektörleri güçlü koruma önlemleriyle güvence altına alınacak.

25 yılı aşan müzakere sürecinin ardından siyasi onay aşamasına gelen anlaşma, makine mühendisliği ürünlerinin yaklaşık yüzde 95’inde gümrük vergilerinin kademeli olarak kaldırılmasını öngörürken, bu indirimlerin çoğu ürün için 10 yıla, bazı kalemlerde ise 15 yıla kadar yayılan bir takvimle uygulanması planlanıyor. MAİB Almanya Danışmanı Ahmet Yılmaz’ın Eurostat verilerinden derlediği bilgilere göre; 2024 itibarıyla AB’nin Mercosur ülkelerine ihracatında makine ve makine aksamlarının payı yaklaşık yüzde 21,5 seviyesinde bulunurken, Türkiye’nin aynı dönemde Mercosur ülkelerine makine ihracatı yüzde 16,4 artışla 195 milyon dolara yükseldi. İthalatı ise yüzde 20 azalışla 139 milyon dolara geriledi. Mevcut tablo Türkiye lehine bir denge ortaya koysa da, anlaşmanın yürürlüğe girmesi halinde Mercosur menşeli makinelerin Gümrük Birliği kapsamında Türkiye pazarına vergisiz erişim sağlaması ve Türkiye’nin aynı ülkelere ihracatında mevcut tarifelerin devam etmesi ihtimali, rekabet koşullarını Türkiye aleyhine değiştirebilecek yapısal bir risk olarak öne çıkıyor.

Türkiye yeni dönemde rekabet gücünü nasıl inşa etmeli?

Tüm bu gelişmelerin ortasında Türkiye’nin nasıl bir yol izlemesi gerektiğini irdelemek gerekiyor. Küresel ticaret dengeleri yeniden kurulurken mesele yalnızca mevcut pazarlardaki payı korumak değil; değişen kurallara uygun, daha dayanıklı ve daha yüksek katma değer üreten bir konumlanma geliştirmek. Rekabet artık yalnızca maliyet avantajı üzerinden ilerlemiyor; ürüniçeriği, teknoloji seviyesi, teknik uyum kapasitesi ve üretim ekosistemi içindeki yer belirleyici hale geliyor.

Bu çerçevede ilk başlık, STA stratejisinin güçlendirilmesi ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi olarak öne çıkıyor. AB’nin genişleyen anlaşma ağı karşısında oluşan asimetrinin giderilmesi, eş zamanlı müzakere kapasitesinin artırılması ve üçüncü ülkelerle daha proaktif bir ticaret diplomasisi yürütülmesi kritik önem taşıyor.

İkinci olarak, üretim ve rekabet kapasitesini güçlendirecek yapısal adımlar öne çıkıyor:

  • Katma değerli ve teknoloji yoğun üretime geçişin hızlandırılması
  • Yerli ara malı ve bileşen üretiminin güçlendirilmesi
  • Ar-Ge ve ticarileşme kapasitesinin artırılması
  • Karbon düzenlemeleri ve izlenebilirlik standartlarına uyum sağlanması
  • Teknik mevzuat uyumunun ve dijital izlenebilirlik altyapısının güçlendirilmesi

Bu başlıklar artık tercih değil, pazara erişimin ön şartı haline geliyor.

İhracat finansmanı da bu dönüşümün tamamlayıcı ayağı. Küresel pazarlarda ürünle birlikte finansman sunabilme kabiliyeti, özellikle gelişmekte olan ülkelerde belirleyici avantaj sağlıyor. Bu kapsamda;

  • Eximbank desteklerinin derinleştirilmesi
  • Alıcı kredileri ve proje finansmanı araçlarının etkin kullanımı
  • Uzun vadeli ve rekabetçi finansman modellerinin yaygınlaştırılması stratejik önem taşıyor.
  • Alternatif pazar stratejileri ise yalnızca coğrafi çeşitlenme değil; hedefli ve sektör bazlı konumlanma anlamına geliyor. Hindistan, Latin Amerika ve seçili MENA/Körfez hatlarında kalıcı bir varlık için;
  • Teknik servis ve satış sonrası hizmet altyapısının kurulması
  • Yerel ortaklıkların güçlendirilmesi
  • Uzun vadeli tedarik ve distribütörlük ilişkilerinin geliştirilmesi kritik olacak.

Özetle, yeni dönemde Türkiye için asıl mesele değişen ticaret mimarisine reaktif değil; öngörülü ve stratejik bir yaklaşımla cevap verebilmek. Kurallar yeniden yazılırken, üretim yapısını ve ticaret politikasını eş zamanlı dönüştürebilen ülkeler avantaj sağlayacak. Türkiye’nin önündeki fırsat da tam olarak bu dönüşüm kapasitesinde yatıyor.