Makine sektöründe rekabet artık yalnızca üretim kapasitesi ve fiyat üzerinden değil; teknoloji, otomasyon, verimlilik ve hızlı uyum kabiliyeti üzerinden şekilleniyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) Makina ve Ekipmanları Meslek Komite Başkanı – Tezmaksan CEO’su Hakan Aydoğdu Türk makine sektörünün bu dönüşüm sürecindeki konumunu değerlendirerek; “Türkiye, Avrupa’nın yüksek teknolojili partneri olmaya aday” dedi.
Yatırımların yavaşladığı, finansman maliyetlerinin yükseldiği ve küresel rekabetin sertleştiği 2026 yılının ilk yarısı, makine sektöründe yalnızca daralmanın değil, aynı zamanda yeni bir dönüşüm döneminin de işaretlerini verdi. İstanbul Ticaret Odası (İTO) Makina ve Ekipmanları Meslek Komite Başkanı – Tezmaksan CEO’su Hakan Aydoğdu ile gerçekleştirdiğimiz Makine Gündemi Röportajı’nda, 2026 yılının ilk yarısında makine sektöründe yaşanan gelişmeleri ele aldık. Aydoğdu; iç pazardaki daralmadan ihracat performansına, yüksek finansman maliyetlerinden Çin’in küresel rekabet üzerindeki etkisine kadar sektörün gündemindeki başlıkları değerlendirdi.
- 2026 yılının ilk yarısını makine sektörü açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
2026’nın ilk yarısı sanayimiz için tam anlamıyla dengelerin yeniden şekillendiği ve yapısal kırılımaların yaşandığı bir dönem oldu. Yıla makroekonomik belirsizlikler ve yüksek finansman maliyetlerinin yarattığı baskıyla girdiğimiz sır değil. Nitekim takım tezgahları sektöründeki ilk 5 aylık veriler, genel makro göstergelerde 2024’ten bu yana süregelen yatırım iştahsızlığının devam ettiğini doğruluyor. Ancak buradaki en büyük yanılgı, bu tabloyu homojen bir daralma veya pasif bir kriz dönemi olarak okumak. Sahada karşımızda bir duraklama yok; aksine asimetrik bir performans ve derin bir kabuk değişimi var. Sac-metal tarafında ciddi bir gerileme yaşanırken, katma değerli metal işleme ve çok eksenli yüksek teknoloji yatırımlarında istikrarlı bir gelişim görüyoruz. Yani sanayicimiz artık nicelikle değil, nitelikle büyümeyi seçiyor.
“Üretim iştahı azalmadı, sadece yatırımın şekli değişti”
- Yüksek finansman maliyetleri ve mevcut ekonomik koşullar, firmaların yatırım kararlarını nasıl etkiliyor? Makine sektöründe yatırım iştahı devam ediyor mu?
Finansmana erişimin bu denli zorlaştığı ve maliyetlerin yükseldiği bir ortamda sanayicinin agresif yeni makine alımı iştahının baskılanması son derece doğal. Ancak üretim iştahı azalmadı, sadece yatırımın şekli değişti. Sanayici artık parasını yeni bir demir yığınına bağlamak yerine, elindeki mevcut parkuru akıllandırmaya yatırıyor. Biz bu döneme Stratejik ve Dijital Retrofit Çağı diyoruz.
“Küresel belirsizlikleri avantaja çevirebiliriz”
- Çin’in artan rekabet gücü, Avrupa pazarındaki yavaşlama ve küresel belirsizlikler Türk makine sektörünü nasıl etkiliyor?
Çin’in özellikle düşük fiyat baskısıyla küresel pazarlarda yarattığı agresif rekabet, yerli üreticilerimiz açısından yüksek katma değerli ve teknoloji yoğun üretime geçişi artık bir zorunluluk haline getiriyor. Avrupa pazarındaki yavaşlama ise bizi daha esnek ve çevik olmaya zorluyor. Burada bizim en büyük panzehirimiz hızlı ve esnek dönüşüm kabiliyetimiz. Çin ucuz olabilir ancak lojistik mesafesi ve esneklik noksanlığı nedeniyle Avrupa artık sadece en ucuz olanı değil, en dayanıklı ve yakın olanı seçiyor. Eğer biz bu yakınlık avantajımızı otomasyon tabanlı verimlilik ve dijital izlenebilirlik ile taçlandırırsak, küresel belirsizlikleri avantaja çevirebiliriz. Türkiye, Avrupa’nın sadece fason üretim atölyesi değil, yüksek teknolojili partneri olmaya adaydır.
“Artık dünya sonuç odaklı üretim modelleri, servis süreçleri ve entegre çözümler talep ediyor”
- Türkiye’nin makine ihracatında önümüzdeki dönemde en fazla potansiyel gördüğünüz pazarlar hangileri? Firmaların yeni pazarlara açılırken nasıl bir yol izlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Kendi deneyimimizle örneklendirebilecek olursak; geleneksel ve güçlü pazarlarımız olan Avrupa, ABD ve İngiltere liderliğini sürdürüyor. Ancak önümüzdeki dönemde İskandinav ülkeleri, Güney Amerika ve Uzak Doğu pazarlarında çok ciddi bir büyüme potansiyeli görüyoruz. Yeni pazarlara açılırken firmalarımızın sadece makine satan geleneksel ihracat modelini terk etmesi gerekiyor. Artık dünya sanayisi sadece donanım satın almıyor; sonuç odaklı üretim modelleri, servis süreçleri ve entegre çözümler talep ediyor. Gittiğimiz pazarlarda güçlü yerel iş ortaklıkları kurmalı, yazılım ve mühendislik aklını makineyle birlikte paketleyip sunabilmeliyiz.
“Sanayicimizin bugünkü gündeminde sürdürülebilirlik ilk sırada yer almıyor”
- Avrupa Birliği’nin yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik odaklı yeni düzenlemeleri, Türk makine üreticilerine ne gibi sorumluluklar getiriyor? Firmalar bu sürece ne kadar hazır?
Açık konuşmak gerekirse, sanayicimizin bugünkü sıcak gündeminde sürdürülebilirlik ilk sırada yer almıyor. Öncelik hızlı dönüşüm ve maliyet yönetimi. Ancak Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon Düzenlemesi, sınır kapılarında çok yakında ticari zorunluluklar olarak karşımıza çıkacak. Bu sürece hazır olmanın yolu fütüristik söylemlerden değil, pratik adımlardan geçiyor. Takip edemediğiniz, ölçemediğiniz bir üretimi yeşilleştiremezsiniz. Fabrikalardaki makineleri anlık veri takip yazılımlarıyla izlenebilir kıldığınızda, gereksiz duruşları ve enerji sarfiyatını engelleyerek karbon ayak izini doğrudan yüzde 10-15 oranında düşürebiliyorsunuz. Yani bugün hızlı dönüşüm ve verimlilik için kurduğumuz dijital altyapı, yarın ihracatçımızın küresel pazardaki yeşil pasaportu olacak.
“En güçlü fabrika en çok makinesi olan değil, en hızlı öğrenen fabrikadır”
- Yapay zeka ve dijitalleşme yatırımları makine sektöründe hangi noktaya ulaştı? Özellikle KOBİ’lerin bu dönüşüm sürecinde nelere öncelik vermesi gerekiyor?
Benim KOBİ’lerimize tavsiyem; sürece büyük, fütüristik yapay zeka senaryolarıyla değil, pratik ve hızlı etki yaratacak otomasyon adımlarıyla başlamaları. Çünkü KOBİ’lerimiz dijitalleşmeyi çok karmaşık, pahalı ve kendi sahalarına uzak devasa IT projeleri gibi görüyorlar. İlk öncelik, üretimi yazılımlarla şeffaf ve ölçülebilir kılmak; ardından modüler, tak-çalıştır otomasyon sistemleriyle hatları insan bağımlı hatalardan arındırmak olmalı. Makinelerde yaşanan üretim hatalarının yüzde 80’i operatör kaynaklı ve bu hata payı otonom sistemlerle tamamen ortadan kalkıyor. Üstelik yeni nesil RoboCAM+ kodsuz yazılımlar sayesinde, sahadaki mevcut operatörleriniz herhangi bir programlama diline ihtiyaç duymadan CubeBOX gibi tak-çalıştır sistemleri sadece 24 saat içinde kullanmaya başlayabiliyor. Unutmayın; en güçlü fabrika en çok makinesi olan değil, en hızlı öğrenen fabrikadır.
- 2026 yılının geri kalanına ilişkin beklentileriniz nelerdir? Makine sektörü açısından en önemli fırsat ve riskleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yılın ilk yarısındaki daralma trendinin ve duraklamanın, yılın ikinci yarısında yerini kademeli bir toparlanmaya bırakacağını öngörüyoruz. Siparişlerin faturaya dönmesi arasındaki 5-6 aylık sürenin etkisiyle, özellikle eylül ayı ve sonrasında piyasada daha pozitif bir ivme göreceğiz. En önemli fırsatımız; küresel pazarlardaki çevik ve esnek tedarikçi ihtiyacı ile Türkiye’nin bu talebe hızlı dönüşüm, retrofit ve yerli otomasyon çözümleriyle hızla yanıt verebilme kapasitesidir.
- Takım tezgahları ve üretim teknolojileri, sanayinin gelişiminde kritik bir rol oynuyor. Türkiye’nin bu alandaki mevcut konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye, talaşlı imalatta çok güçlü bir üretim kültürüne ve sarsılmaz bir esnekliğe sahip. Ancak küresel ligdeki konumumuzu belirleyen şey dijital üretim entegrasyonumuz. IFR verilerine göre; dünyada 10 bin çalışan başına 162 robot düşerken bizde bu sayı hala 43 seviyesinde. Bu fark, bizim otomasyon ve robot yoğunluğunda gidecek çok yolumuz olduğunu ama bir o kadar da büyük bir büyüme potansiyeline sahip olduğumuzu gösteriyor. Kağıt üzerindeki dış ticaret açığımızın daralması bir başarı değil, teknoloji transferindeki keskin frenlemenin bir sonucudur. Biz ithal bağımlılığını azaltmak adına, yerli mühendislik gücümüzle otomasyon sistemlerini ülkemizde üretip dünyaya ihraç ederek bu konumu yukarı taşımak zorundayız.
